Rahmi Koç’un kamuoyuna yansıyan ve içinde “Kürt kadını” ifadesi geçen o müstehcen fıkrası epey tartışıldı. Sosyal medyanın ve günümüzün hassasiyet filtrelerinden bakınca, bu fıkrada ırk ve kadın bazlı bir aşağılama aramak ilk refleks olabilir. Ancak sosyolojinin, tarihin ve en önemlisi birinci ağızdan şahit olduğum bir kültürün penceresinden baktığımda net olarak söyleyebilirim: Burada bir aşağılama kastı varit değildir.
Neden mi? Gelin, hikayenin hem sosyo-ekonomik arka planına hem de o masaların perde arkasına birlikte bakalım.
Burjuvazi Telaşı ve Kelimelerin Evrimi
Koç ailesi, erken Cumhuriyet’in gayrimüslim tüccarların yerine yerli ve milli bir burjuvazi yaratma telaşının, o büyük hevesin mamulüdür. Vehbi Koç, Ankara kökenli, köylü geçmişi olan bir tüccardı; fırsatları iyi gördü ve büyüdü. Oğlu Rahmi Koç ise bu ailede henüz ikinci kuşak burjuvadır. Yani kökler hala toprağa ve eski dil kodlarına çok yakındır.
Osmanlı’dan bugüne, toplumun en alt katmanında ağır işleri yapanları tanımlayan sıfatlar hep egemen sınıflar tarafından belirlendi. 1908 öncesinde, zenginlerin hizmetinde olan, eğitimden mahrum kalan, gündelik amelelik ve ırgatlık yapanların genel adı “Türk” idi. Aristokrat Elitler onlara “Etrak-i bî-idrak” (anlayışsız Türk) der, kadınlarını da “Türk kadını” diye çağırırdı.
Türkçülük akımı buna itiraz edince, zenginler “Türk” yerine sınıfsal bir sıfat üretti: “Köylü.” Türk kadını gitti, köylü kadın geldi. Ancak 1930’larda Atatürk köylüyü “milletin efendisi” ilan edince, alt sınıftaki işçileri tanımlamak için yeni bir sıfata ihtiyaç duyuldu. İşte o yıllarda bu kez Kürtler alt katman iş gücünü oluşturmaya başladı ve dil tedavülüne “Kürt” sıfatı girdi. O yıllarda yetişenler, gündelikçilere etnik kökenine bakmaksızın “Kürt” demeyi öğrendi.
Mesela benim babaannem Trabzon Akçaabat kökenli, Ünye’li bir kadındı. Fındık toplamaya gelen gündelikçi, köylü genç kız işçiler için hep “Kürt kızları” derdi. Halbuki o kızların hepsi Türk ve köylüydü. İki sıfat yasaklanıp veya yüceltilince, üçüncüsü gayriihtiyari tedavüle sokulmuştu. Rahmi Koç’un bilinçaltı da çocukluğunda bu dilsel kodlarla dolmuştu. Ortada ırki bir nefret değil, tamamen bir dönem dilinin bilinçaltı dışavurumu vardı.
Robert’li Entelektüellerin Fıkra Düellosu
Meselenin bir de okul kültürü ve jenerasyonel ergenlik boyutu var ki, buna bizzat şahidim.
Rahmi Koç’un sınıf arkadaşı merhum Burhan Silahtaroğlu ile profesyonel yönetici ve danışman olarak tam 5 yıl çalıştım. Birbirimizle sohbetten karşılıklı büyük keyif alırdık.
Burhan Bey; Robert Kolej eğitimi almış, Dünya klasiklerini hatmetmiş, edebiyat ve sanata aşina, entelektüel seviyesi ortalamanın çok üzerinde, parmakla gösterilecek bir insandı. Ama tatlı bir zaafı vardı: Müstehcen fıkraları çok severdi. İşin ilginç yanı, dinlemeyi değil, sadece anlatmayı severdi.
Rahmi Bey ile buluştukları iki ayrı akşam yemeğine Burhan Bey beni de masasına davet etmişti. İşte o masalarda öyle bir fıkra yarışı başladı ki, dışarıdan bakan Türkiye’yi yöneten devasa figürleri değil, adeta iki ortaokul yetmesi ergenin düellosunu izliyor sanırdı. Biri anlatıyor, diğeri daha müstehcenini patlatıyordu. Bu durum bana hiç yabancı gelmemişti; ben de Samsun Koleji mezunuyum ve bizim arkadaş grubunda da aynı alışkanlık mevcuttur. Bu tür seçkin yatılı veya kolej ortamlarında ergenliğe birlikte giren erkek gruplarında, bu fıkra kültürü kalıtsal bir yetişkinlik alışkanlığına dönüşüyor. Ne entelektüel derinlik ne de devasa servetler bu çocuksu refleksi törpüleyebiliyor.
Netice
Toparlamak gerekirse; Rahmi Koç’un bu fıkrasında Kürt kimliğini veya kadını aşağılayan kasıtlı bir ajanda ya da art niyet aramak beyhudedir. Karşımızda ne etnik bir faşizm ne de bilinçli bir nefret söylemi var.
Ortada sadece, 1940’ların yatılı okul ergenliğinden kalan muzip bir alışkanlığın ve o dönemin sosyo-ekonomik dil kodlarının, seksen küsur yaşındaki bir iş insanının zihninden dökülen fütursuz bir dışavurumu var. Bazen bir fıkra, sadece eski bir fıkra olarak kalmalıdır.




YORUMLAR